Günce 005 - Bilmiyorum
Güncelleme tarihi: 1 Eyl
Okuma öncesi not:
Yok
Bilmiyorum
Bugün dünki öfke konusundan devam ederek başlamak istiyorum biraz.
Şu an duygusu geçse de fikri devam eden, bana hissettirilmiş o kusurlu ve değersiz olma halini, olduğu haliyle, öfke sonrasında yaptığım prova cümleleriyle, olay akışıyla güncemde paylaşamamanın sancısını var aklımda.
Paylaşamadım çünkü korkum öfkemden daha ağır bastı ve bu korku paylaşamama nedenlerimi zihnimde çarpıtmama sebep oldu.
Nasıl mı çarpıttım?
Öfkemi ham ve olduğu haliyle paylaşamamanın sorumluluğunu mahremiyete ve iletişime yükledim.
Çünkü sildiğim yazıda ben kendimi kendimden taşırıyordum, yani ben oluyordum. Yani o andaki duygumu ve düşüncemi olduğu gibi aktarıyor, olaylarla beraber akıyordum. Ama bunu sakladım. Neyse
Peki ya madem öyleydim neden yazyı genelleştirdim, genelleştirerek ne yaptım?
Aslında öfkemden değil, korkumla yüzleşmekten kaçtım.
Ve ben o öfke anında yaşadığım donma ve dilsizleşme ile beraber gelen içimdeki sessiz patlamanın benzerini bu kaçış ardından tekrar yaşadım.
Tekrarlayan bu sessiz patlamanın sebebi ne olabilirdi diye düşündüm.
Hemencecik bir cevap verip eleştirilmek demeyeceğim, bunu geçiyorum.
Daha kapsamlı düşünmeye ihtiyacım var.
En başından başlarsam önce bunu olgunluk olarak tanımladım.
Hem öfkenin esiri olmamış - çatışmamış - hem de tırnak içerisinde kişilerin mahremiyetini dikkate almıştım.
Ahlaki açıdan da ayrıca kendimi rahat hissediyordum.
Ama bir sorun vardı: mutlu değildim.
Peki ya mutluluk neydi ve nasıl gelecekti?
Mutluluk iyinin bir üst versiyonuydu, insanın kendisi için istediği bir şeydi.
Sebebi sadece özneye uzanırdı.
Öyle garip bir şeydi ki neden mutlu olmak istiyorsun sorusunun tek bir cevabı vardı:
"Sadece kendim için mutlu olmak istiyorum."
Peki mutluluk buysa nasıl gelecekti?
Mutluluk; bilerek, isteyerek yaptığım tercihli arzularımın ödülüydü.
Peki bunun dışında başka türlü nasıl gelebilirdi? Ya da neden gelmedi?
Olgun tutumumdan mı kaynaklanıyor?
Hayır.
Bu soruya evet demek tamamiyle bir yanılsama olur.
Sorunun asıl cevabı aşırı ölçülü davranmamdan kaynaklanıyordu.
Çünkü içim ölçülü ve sakin görünme çelişkişi içerisindeydi.
Taşmaktan, hata yapmaktan, incinmekten o kadar korkuyordum ki adeta bir duvara dönüşüp donakaldım, dilsizleştim.
Yani sessizce patladım.
Ayrıca apaçık bir şekilde saklandım.
Yani tamamen yaşayan bir organizma olmaktan çıktım.
Aşırı ölçülü davranmaktaki amacım veya itkim neydi?
Risk almamak mı yoksa temas etmemek mi?
Derdim nasıl görüneceğim olabilir miydi?
Derdim nasıl görüneceğime indirgenecek kadar hafifletilebilir miydi?
Ah işte bunları bilmiyorum.
Bilmiyorum.
Kaosa girmeye değil girme ihtimaline bile cesaret edemedim.
Duygumun doğmasına izin vermeden onu doğarken boğdum.
Şu an onu boğduğum için arkasından ağlıyorum.
Çünkü öfke dışlanacak bir duygu değil aksine çoğu erdemli davranışın kaynağı.
Bu sözle kendimi aşırı ince bir sınırdan geçerken buluyorum.
Aşırı ölçülü davranmak bir erdem sanılmamalı.
Bu hayatın kenarında durmaktır.
Yorumlar