top of page

Günce 017 - Depoyu ve Kendimi  Anlamaya Dair

3 Eyl
3 dakikada okunur

Okuma öncesi not: 

Yok. 


Böyle yaparak kendime yakınlaşıyor muyum, uzaklaşıyor muyum bilmiyorum.

Şu an sığınaktayım. 

Depo kendini eleştir, analiz et, ya da kuramsallaştır diye bağırıyor. 

Ben de onu dinlediğimi bile bile bunu yapıyorum. 

Döngü her seferinde kuyruğunu ısırıyor. 

Yani her seferinde depoyu dinliyorum. 


Yani kriz bağımlısı olduğumu kabul etmek yerine depoyu dinlenmek daha kolay geliyor. 

O zaman ben, modelimde önce depoyu anlamaya çalışmaya karar verdim. 

Ama çok uğraşmadan, zorlamadan, düşünmeden kaldığımız yerden devam edeceğim. 


Kaldığım yer kriz bağımlılığı.

Şimdi diyelim ki elimdeki yeni fikrin işini yapıyorum, üzerinde çalışıyorum. 

Ben sakin ve huzurlu bir şekilde devam ederken içim boğulmaya başlıyor.

Çünkü benim zihnim kriz anlarında evinde hissediyor. 

Benim hakikatim var olmayı, var hissetmeyi kriz anlarında mümkün kılıyor.

Hal böyle olunca elimdeki işi/fikri bilerek ve isteyerek bırakıyorum.


Aslında bunu yapan da benim bırakan da. 

Buraları dile dökmekte zorlanıyorum. Çünkü bir sonraki cümleleri söyleyecek olmak bana biraz ağır geliyor.


Şimdi bunu isteyerek ve bilerek bıraktım ya... O zaman zafer kazanmış gibi hissetmem gerekmez mi mesela? 

Neden tam aksi gibi yetersiz hissediyorum.

Karar veren benim, yapan benim. Yani fail benim.

Ama kendime "Huzurdan korktun, işi bozdun, kriz çıkarttın" diyemiyorum. 

Bunu yazmama rağmen yine diyemiyorum. 

Bu yüzden depo hikayemi değistiriyor. 

O, işi istediğin için değil, beceremediğin için, kapasitenin dışında kaldığı için bıraktın, sen yetersizsin diyor.

Ben de bu yalan yutup failken kurbana dönüşüyorum.

Az önce bilerek isteyerek işi bırakan ben, "Yine yarım bıraktım, neden bir işi bitiremiyorum" diye ağlayıp sızlanan birine dönüşüyorum.

Yani kendi kendime yaptığım sabotajın suçunu yetersizliğe atıyorum.

Aslında yetersiz değilim.

Kriz bağımlılığının üzerini örtmek için yetersizliği kullanıyorum.

Buraya kadar depoyu anlama niyetiyle döküldük ya, şu soruyu sormak artık hakkım: Peki ben depoyu neden dinliyorum?

Hele ki yetersiz hissettirirken... Depo gerçekten nedir? 


Depo günlerdir kafamı çok karıştırdı.

İlk önce onu karanlık bölge ve bir veri merkezi olarak tanımlanıştım.

Kafam kanştırmıştı, çünkü deponun aynı anda iki şey olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmamıştım.

Bir yanım hayatta kalmak için depoya başvururken diğer yanım da medeni olmak için depoya başvuruyordu.

İkisini aynı sepetin içine koyamadığımdan dolayı zorlanıyordum. Ama artık koyuyorum.

Şimdi düşüncelerimi anlamak için bunları biraz konuşmaya başlayayım:


Depo gerçekten neydi?

Depo, önce bir, medeniyetin benden istediği güvenli ve steril insan arşivi olmalıydı.

Şimdi buna nasıl geldiğime geçeyim


Çocukken dilediğim gibi kriz çıkaramazdım, öfkemi kusamazdım, bağımsızca çatışma çıkaramazdım. 

Çünkü bu ebeveynlerimin sevgisini kaybetme riskini taşırdı.

İşte depo o dönemlerde "Uslu ol. Uyumla ol. Huzursuzluk çıkarma. Steril kal. Eğer sakin ve başarılı olursan kabul görürsün, güvende kalırsın ve hayatta kalırsın." derdi.

O benim bebekliğimden ve çocukluğumdan itibaren büyürken oluşturduğum sığınma ve hayatta kalma arşivimdi. 

Yani aslında güvenli ve steril insan arşivinin içince ayrıca ham enerjiyi, sürtünme ve kriz arayışını, korku odaklı koruma ve geçmişin güvenlik sistemini barındırırdı.

Bir yandan da medeniyetin zihindeki temsilcisiydir. Beni kendisi için uyumlu, ehlileştirilmiş ve tehlikesiz kılmaya calışırdı.

Yani medeniyetin içsel kolluk kuvvetiydi, steril başarı ve düzen baskısıydı, otantik canlılığın karşısında dururdu. Durup durup kurban alıntıları yapardı.

Özetle hikayeden tanıma geçersem depo, bireyin varoluşsal güvenliği ile medeniyetin düzen arayışının zihindeki kurduğu geçici ortaklıktı.


Ben depoyu dinlediğimde, içimdeki görmek istemediğim benlik hakikatini bastırmış olurdum.

Çünkü o çocukken beni koruyan bir zırhtı ama artık bir hapishaneye dönmüştü.

İşlevini yitirmiş ama beni bir türlü bırakmayan bir muhafızdı.

Hala depoyu dinliyordum çünkü onun sunduğu yetersizlik acısı, benim için benlik hakikatinin sunduğu vahşi ve kontrolsüz canlılıktan çok daha emniyetli geliyordu. 

Sonuça gelirsem ben, medeniyetin ve deponun istediği başarılı/steril insan olamadığım için suçluluk çekiyor; ama aynı zamanda kendi otantik hakikatimi yaşayamadığım için de içsel bir kriz içinde kalıyordum.

Özetle depo bireyin çocuklukta sığındığı güvenli liman ile medeniyetin kurduğu ehlileştirme çiftliğinin birleştiği yerdi. Bireyin yetersizlik dediği şey de, şebekenin içinde kendi otantik canlılığını yaşayamamasından doğan varoluşsal bir sıkışmaydı.

Şimdi tüm yazdıklarımdan sonra şunu düşünmeden edemiyorum: aslında benim yaptığım sabotajlar, içimdeki ehlileştirilemeyen parçanın medeniyete ve depoya verdiği bastırılmış yanıtları olabilir miydi?

Son Yazılar

Hepsini Gör
Günce 024 - Bir Hüngürme Geldi

Okuma öncesi not: Yok. Kaynar su ile sol elimin parmaklarını yaktım. Hissettiğim acıyla hemen lavaboya koşup elimi suyun altında tuttum bir süre. Sonra acıdan uyuyamadım. Gece saat çok gecti. Modeli i

 
 
 
Günce 023 - Makineye İtiraz

Okuma öncesi not: Yok. Bugün aklımda bir şey yok. Sadece içimdeki boğulma hissi devam ediyor. Bugün kalemi, yazmış olmak ve sorumluluğumu yerine getirmek niyetiyle elime alıyorum. Bakalım gün neler gö

 
 
 
Günce 022 - Düşünmeden Nasıl Yaşanır Bilmiyorum

Okuma öncesi not: Yok. Kendimi oyaladığım bir gün geçiriyorum. Gerçekten hayat böyle mi akıyor? Bugün düşünmek adına birşey yapmadım. "Düşünmeye vaktim olmadı" denilen günler böyle oluyor herhalde. Ö

 
 
 

Yorumlar


Bana bir mesaj yaz ve ne düşündüğünü söyle <3

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page